Livaneli Zülfü’ye ait bir yazı gördüm sosyal medyada. Zülfü, bazı CHP’liler gibi, kibirli ve hakaretamiz üslubuyla halkın büyük bir bölümünü, Erdoğan’ı üst üste dokuz kez iktidara getirdiği için sorunlu olarak görüyor. Diyor ki: ‘’Bu halk yığının Anadolu müslümanlığıyla, gelenekle, ahlakla, haram helal kavramıyla, merhametle, şefkatle hiçbir ilgisi yoktur’’ Tam aksine Halkın Erdoğan’ı üst üste dokuz kez iktidara getirmesinin nedeni tam da saydığı bu güzel değerlerle ilgilidir. Belliki Zülfü’nün bu Halk hakkında yeterince bilgisi yok(!)
Diyor ki: ‘’Köyden kente göçle başlayan, ne köylü ne kentli olabilen, bütün değer ölçülerinden kopmuş, vahşi birer yaratık haline gelmiş, talandan yalandan pay kapmaya çalışan ve literatürde lumpen proletarya olarak tanımlanmış olan kitledir bu.’’ Üsluba bakın üsluba!
Hakaret mi dersiniz? Kibir mi dersiniz? Kabalık mı derseniz? Aşağılama mı dersiniz? Görüldüğü gibi, kötü nitelemelerin hepsi var! Hâlbuki Zülfü, köyden kente göçün sonuçlarından önce sebeplerine bakması gerekirdi. Zülfü’nün aşağıladığı bu insanlar neden köyden kentte göç ettiğini düşündü mü? Hiç sanmıyorum. Zira düşünmüş olsaydı bu insanları aşağılamak yerine, anlamaya çalışırdı.
Türkiye’de köyden kentte göç hareketleri, 1950’den sonra artmıştır. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Çünkü Türkiye’de sanayileşme 1950’den sonra gelişmiştir. Sanayileşmenin beraberinde getirdiği ekonomik fırsatlar, kentleri daha cazip hâle getirmiş ve insanlar köylerden kentlere yerleşmişlerdir. İnsanların köylerini terk etmesinin nedenlerini kısaca şöyle sıralayabiliriz:
Birincisi, köylerde yoksulluğun olması, ikincisi, şehirlerde iş sahaları ve sosyal fırsatların olması ve üçüncü olarak da ulaşım ve iletişim imkânlarının daha iyi olmasıdır. Bütün bunlara Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da 1984’te başlayan PKK terör örgütünün faaliyetlerinin de göçe neden olduğunu ilave edebiliriz.
Görüldüğü gibi göç, köylülerin bir tercihi değil, şartların dayattığı bir zorunlulktu. Peki, bu zorunlulukları ortadan kaldırma görevi köylünün mü yoksa devletin mi? Elbette, devletindi. Peki, devleti kim yönetti? Zülfü’nün partisi CHP ile birlikte tüm partiler yönetti. 1950’liye kadar zaten tek parti CHP yönetti. 1960’tan 2003’e kadar CHP, bazen hükümet ortağı olarak bazen de darbelerle devamlı iktidardı.
Göç ile birlikte büyük şehirler başta olmak üzere tüm şehirler elbette olumsuz etkilendi. Ancak burada Zülfü’nün iddia ettiği gibi, ‘’vahşi bir yaratık olan’’ Anadolu insanı değil, bu insanlara gerekli ortamı sağlamayan CHP’nin de sorumlu olduğu çarpık zihniyettir. Zülfü, Anadolu insanına çemkireceğine pavyon masalarında oy pazarlığı yapan CHP’lilere bakması gerekir.
Mevcut iktidara oy vermiş Müslüman bir Anadolu insanı olarak, hem kendi adıma hem de benim gibi Erdoğan’a oy vermiş milyonlarca halkım adına diyorumki: İster iktidar, ister muhalefet olsun, kim kamu kaynaklarını talan ederse etsin, dinimize göre, yüz kızartıcı suçtur, ahlaksızlıktır, günahtır. İktidarın ‘’talan ettiği’’ CHP’nin iddiasıdır. Ancak CHP’nin yönettiği belediye kaynaklarının talan edildiği bizzat CHP’lilerin iddiasıdır. Zülfü gerçekten talandan rahatsız olan dürüst bir insan ise, önce CHP’ye bakması gerekmez mi? Bütün CHP’lileri aynı kefeye koymak elbette doğru değildir. Ülkesine-milletine hizmet etmek isteyen samimi dürüst CHP’liler varsa, onları tenzih ediyoruz.
Bir toplumda farklı fikirlerin farklı partilerin olması, insanın ve eşyanın tabiatına uygundur. Hatta farklı fikirlerin olması o toplumu rekabetçi yapar. Toplumun gelişmesine katkı sağlamak için bilimde, sanata, siyasete yapılan rekabet, ‘’hayırda yarış’’ anlamına gelir ki bu iyi bir şeydir.
Bu anlamda sanatçı kimliğine sahip insanlar, o toplumun birleştirici gücüdürler. Çünkü sanatçı farklı kesimlere hitap etme özelliğine sahiptir. İnsan, olumlu ve olumsuz duygulara sahip olsa da doğruyu, erdemi, güzelliği sevme özelliği daha güçlüdür. Toplum, sanatçıdan insana dair güzel hasletleri görmek ister. Onun için Dante ‘’Kâinatı sevgi yönetiyor’’ der.
Çünkü sevginin olduğu yerde ümit olur, ümidin olduğu yerde yaşama sevinci vardır. Sevginin çeşitli türleri vardır ama burada ‘’aşkın sevgi’’ türüne kısaca değinmek istiyorum. İnsan, görme, işitme, anlama, üretebilme özelliğine sahiptir ama bütün bu yetenekleri sınırlıdır. Ne kadar güçlü olursa olsun, kendisini çaresiz veya yetersiz hissettiği anlar vardır. Kendisini yetersiz hissettiğinde her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten, bütün sırların anahtarını elinde tutan, göremediği ama hissettiği bir güce sevgi duyar.
İşte bu büyük güce yönelen his, manevi niteliği yüksek muhabbette, ‘’aşkın sevgi’’ denir. İnsan bu güçlü hissi, bağlılıkla birleştirebilirse, sevgi derinleşir. Sevgide derinleşenler, aklıyla düşünür, vicdanıyla hareket ederler. Sevgide derinleşemeyenler ise, kin, nefret ve düşmanlıkta derinleşirler. Bunun en somut örneklerinden biri ne yazık ki yine Zülfü Livaneli olmuştur. Ne yazık ki diyorum, çünkü Zülfi Livaneli, sanatçı kimliğine sahiptir. Livaneli, bir sanatçı gibi değil, fanatik bir CHP’li gibi davranıyor.
Toparlayacak olursak, hoşgörü ve diyalog birbirini tamamlar. Ülkemizdeki çeşitliliği kabul etmek, bunlara saygı göstermek insan olmanın gereğidir. Ancak sürekli kutuplaşmadan şikâyet edenler aslında toplumu kutuplaştıranlar olduklarını Livaneli’nin aşağılayıcı üslubunda bir kez daha gördük. Hâlbuki ülkemizin kutuplaştırmaya değil, kucaklaşmaya ihtiyacı vardır.
Seslimakale.com.tr
YORUMLAR
3279 kez izlendi
2431 kez izlendi
1175 kez izlendi
1642 kez izlendi
YORUM YAPIN
Yorumlarınız editörlerimiz tarafından okunup onaylandıktan sonra yayına alınacaktır.